13 Ağustos 2021 Cuma

Mihmandar

 

Mihmandar Cahit Çollak

 Nazarla bakmalı insanlar birbirine, kıymet bilmek söz konusuysa eğer. Cahit Ağabey duruşuyla, bakışıyla, hali, tavrı ve sevdasıyla mihmandarlığını hissettiriyordu.

 Uludağ yayınlarına gittik bir gün arkadaşlarla. Tahtakale’de pasajın içinde mütevazi bir kitap dükkânı. Selam vererek girdik içeri. Kapıdan girer girmez hemen sağda Cahit Ağabey elinde sigarası, yüzünde mütebessim ifadesiyle karşıladı bizi. Ettiğimiz muhabbetin neşvesi hâlâ durur yüreğimizde. Gönül insanıyla yapılan bir anlık sohbetin değerine paha biçilmez. Biçilmeye çalışılırsa şayet hâle sirâyet eden dünyalık olur.

 Müsade istediğimiz an, o yürekten davetini unutamıyorum. Gençlere susamış, gençleri özlemiş ve gençleri seven bakışlarıyla “hep gelin” diyordu ardımızdan.

 Ellerimizde hediye kitaplarımızla uzaklaşıyoruz insandan. İnsanı o gün gördüm ben. Gözlerindeki gülümseme nakış nakış işledi ruhuma. Böyle insanlar anlatmazlar kendilerini, zamanla kendiniz keşfedersiniz. Nurettin Topçu’nun talebesiymiş rahmetli. Vefatından sonra öğrendim.

 Yine gittik bir gün mekana. Bu sefer karşılayan suret değişmişti sadece. Aynı masada Adil Hoca oturuyordu. Mihmandarlık ona emanet edilmişti manen. Aynı gülümseme, aynı karşılama. Nasıl böyle olabiliyor “insan”? İnsan olmanın böylesine zor olduğu dünyada bunu başarmanın yolu nedir?

 Muhabbet ederken Mustafa Kara girdi kapıdan elinde kese kağıdı, içinde kuru kayısı. Konuşamadık karşısında. Cahit Ağabeyle dostluklarının elli yıla tekabül ettiğini söyleyiverdi Hoca. Bazı şeylere öfkeliydi, göçen dostunun çektiği sıkıntıları biliyordu ve derinden hissetmişti.

 Cahit Ağabey’i çok geç bulduk dediğimde, “Geç buluruz erken kaybederiz. Erken buluruz, erken kaybederiz. Bunları sizlerde yaşayacaksınız.” diye öğüt verdi. O gün bir şeylerin değiştiğini hissettim ve o güzel insanlarla beraber olmak için hep dua ediyorum. Dualarım kabul oluyor biliyorum. Aradıkça buluyor, buldukça arıyorum.

 Rahmet niyazıyla

 

26 Mayıs 2021 Çarşamba

Hareke(T)eknazi

İnsan, şerefli bir mahlûkattır. İnsanı insan yapan değerlerin başında birbirlerine karşı duyduğu hoşgörü, saygı ve sevgi en temel unsurdur.

Modern çağda gelişen teknoloji insanların insanlık vasıflarını unutturma gayreti içine girmiştir. Kendi eliyle kendine eziyet eden başka varlık var mıdır? Bilinmez. Hayatı kolaylaştırma pahasına yararı veya zararına bakılmadan üretilen her şey, tüketim çılgınlığı ve sahip olma duygusu sebebiyle maymun iştahlılığa doğru yola çıkmıştır.

Eski dönemin insanıyla bu dönemin insanının kıyaslandığı her ortamda; şu anki zamanı yaşayanlar, eski zamanı yaşayanların daha az şeye sahip olup daha mutlu olduklarını her fırsatta dile getirmektedirler. Öyleyse; neden biz de "kanaat" melekesini gün yüzüne çıkarmak yerine tüketim çılgınlığının peşinde sürükleniyoruz?

Bu soruların cevaplarının şüphesiz gelişen teknoloji, bilgi ve bilimle doğrudan ilgisi vardır. Bilgi bilimi, bilim ise teknolojiyi entegre etme amaçlıdır. İnsan ilgi duyduğunun peşine takılır ve bu vesiyle basamakları aşmaya çalışır. Başlangıç noktasında insan faydasının felsefesinde bir hata yapılırsa, geliştirilen teknoloji insanın felaketi olur. İnsan hareket ettiği ve zorlandığı derecede insan olmanın şuuruna sahip olabilir. Kolaylaştırılan her şey insanın esas hüviyetinin kaybaolmasına ve dolayısıyla hareketsizleşmesine yol açar. Hareket özelliğini kaybeden insanın en başta sağlığı zedelenmektedir. Günümüzde sporun bu denli rağbet görmesi insanın hareket özelliğinin gündelik yaşamda kısıtlanmasından kaynaklanmaktadır.

Eğer böyle olmasaydı diyerek düşünecek olursak tarihte bir yolculuk yapıp seksenler döneminden örnek verebiliriz. Dizilere konu olan telefonun günü geldiğinde cebimize girecek şekli alması söz konusu bile olamazdı. Telefonlara iletişim aracı olarak bakıldığında gayet kullanışlı ve insanların birbirleriyle diyalog kurması için elverişlidir. Fakat telefona yüklenen fonksiyonlar ve internet mecrası ile kullanış bakımından rahatsız edici olmayı başarmıştır. Kimilerine göre komplo teorisi olan ve bilgilerin sosyal medya aracılığıyla fişleme şeklinde kullanılması bir gerçeğin tezahürüdür.

  Teknoloji esası itibarıyla kullanıldığında güzelleşmektedir. Dünyada üretilen herşeyin merkezinde insan ve dolayısıyla canlılar olduğu sürece kimse zarar görmeyecektir. Bazı insanlar yanlışı ve kötüyü sevip kendi ihtiyaçlarını karşılamak için bencil davrandıklarında ise geliştirilen herşey canlıları bir bataklığa doğru sürüklemektedir. Şerefli bir mahlûkat olan insanın elindeki irade geleceği şekillendirmekte ana unsurlardan biridir ve en doğru şekilde kullanılmalıdır. 

7 Aralık 2020 Pazartesi

Vahdet Güzin Bursa

 

VAHDET GÜZİN BURSA

Bir insanın anlam arayışı ile başlayıp anlamı idrak etme yolunda kitaplara kavuşarak bir yerlere varması nasip meselesidir. Kitaplar eşliğinde farkında olmadan çıktığımız bu yol bize Bursa’yı tepelerinden uzun uzun tefekkür etme kapılarını aralamıştır. Bursa gönül sultanlarıyla ayrı bir deryadır. Molla Fenâri Hazretleri, Emir Sultan Hazretleri, Somuncu Baba Hazretleri, Eşrefoğlu Rumî Hazretleri, Üftâde Mehmed Muhyiddin Hazretleri, Aziz Mahmud Hüdâyi Hazretleri, Abdal Mehmed Hazretleri, İsmail Hakkı Bursevî Hazretleri ve daha niceleri Bursa’nın vahdet-i güzinleridir. Bir yanda devleti yöneten sultanlar canlarını hiçe sayarak mücadele ederken, diğer yanda aşkın nuruyla velî olmaya erenler insanların kalplerine, huzurun İslam’da olduğunu verdikleri sohbetlerle nakşetmişlerdir.

İnsan, Yaşadığı Şehrin Çocuğudur

Tarihinin nefes aldığı, nabzının attığı köşeleri keşfetmesi ömrünün yarısına tekabül ediyor. Eski sokaklarını saatlerce adımlamadıkça, sahaflarını ve kitapçılarını ziyaretgâh haline getirmedikçe, türbelerini ve camilerini ezberlemedikçe ruhunun derinliklerindeki manayı gün yüzüne çıkarması zorlaşıyor. 

Bursa ile derinden tanışıklığım Nurettin Topçu ile başladı desem yanlış olmayacaktır. Şehrin tarihine âşinâlığımız sur içinin dar sokaklarında kendimizi kaybedip sokakların bizi tutup şehrin meydanında eski bir kitapçıya götürmesiyle başladı. Kitapçıda gözüme çarpan “Türkiye’nin Maarif Davası” kitabını okuduktan sonra zihnimdeki Müslümanca düşünme melekelerinin harekete geçtiğini zamanla idrak ettim. Nurettin Topçu’nun hareket felsefesi üzerine düşünceleri ve neşrettiği “Hareket” dergisi yayınlandığı zamanın önemli bir boşluğunu doldurmuştur. Bizim tanışmamız bu şekilde oldu. Ayrıntılar ve okuduklarımız şimdilik yazının muhtevasıyla alâka teşkil etmemektedir. Lâkin kitap okumak ve kitaplara sevdalı olmaklığımız da böyle cereyan etmiştir.

Bursa’nın eski çarşılarından biri olan ve her zaman olduğu gibi işlek olmayan Kayhan Çarşısı’ndan geçip Vakıf Kütüphanesi’nin önündeki hayrattan su içip, kitapçılar çarşısındaki “Mercan” ı bulduktan sonra -denizde mercan bulmanın kıymetiyle eşdeğer- serüven derinleşmeye başladı. Cumartesileri öğleden sonra gidip akşam namazına kadar kitaplar ve insanlarla hemhal olmanın lezzeti öyle her yerde duyulacak tatlardan değildir. Kitapçıya gelen muhabbet deryâsının mercanlarının vakarlı duruşları, konuşurken kelimeleri seçişleri ve okudukları kitaplardan iktibasla anlattıkları, Müslüman zemininin varlığından haberdar etmiştir. 

Böyle bir varlıktan haberdar olduktan sonra, Müslüman zamana ermek isteyen insanın evvela talebe olması, dolayısıyla talep etmesi gerekir. Tâlip olduktan sonra nasibindeki köye varması, vakti geldiğinde gerçekleşeceği umudunu taşımasına vesile oluyor. Zihin ve zemin bunun en önemli unsurlarıdır. Zihni Müslümanca işleyenin zemininde açan çiçekler bahar kokusu yayarken, zamanı da Müslüman saati gibi her tik takta Allah zikrini eda etmeye başlar. 

Bursa bu fikirler etrafında billurlaşan bir avize olmuştur dimağımızda. Osmanlı’yı kuran şehir olmakla iftihar etmektedir. İstanbul fethedilene kadar Bursa tamamen bir Türk şehri olmuştur. Osmanlı’nın Müslümanca işleyen zihni onu tevazu sahibi yapmıştır. Bu tevazunun en büyük örneklerinden biri ise isminde “Türk” kelimesini kullanmamasıdır. Gayesi İlây-ı Kelimetullah olan bu âli devlet hangi dinden veya ırktan olursa olsun “Çınarın” gölgesinde gölgelenmek herkesin hakkıdır düsturu ile hareket etmiştir. Simge olarak çınar ağacının seçilmesi Osman Gazi’nin gördüğü mübarek rüyâyla bağdaşmaktadır. Çınarın dallarının üç kıtaya, yedi düvele nam salması rüyânın mânâ âlemindeki hakikatinin göstergesidir. Modern tarihçilerin bu rüyâyı hurafe olarak görmesi ise vak’anüvisliğin tarihe olan tanıklığını göz ardı etmesinden ve rüyânın muhtevâsına erişmemiş olmalarından kaynaklanıyor.

Kuruluş döneminin tanığı olan Bursa’nın İslâm ile müşerref olması Hz. Peygamber’in (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) “İstanbul mutlaka fethedilecektir. Onu fetheden emir ne güzel emir, o ordu ne güzel ordudur.”[1]Hadis-i Şerifi ile yola çıkan ecdadın gerçekleştirdiği fetihler sayesinde olmuştur. İstanbul’a giden yolda Bursa’da karargâhını kuran Osmanlı, gayesini daima ilerilere Avrupa içlerine kadar taşımıştır.

 

 

 

Nurettin Topçu Yıldırım’ın Huzurunda

Yıldırım’ın huzurunda[2] el bağlayan Nurettin Topçu, evvela Ulu Cami’de sabah namazını eda eder. Allah’a gönlünü açıp gözyaşları eşliğinde ettiği dua sonrasında ona bir ses, Murad Hüdâvendigâr’a ve Yıldırım Han’a gitmesini söyler. Kendini Çekirge’de, balkanlarda yedi evliya kudretinde tanınan Sultan Murad Han’ın huzurunda bulur. Müslüman zihinle inşa edilen Osmanlı’nın, Müslüman zeminini hazırlama gayretiyle şehadete eren sultanlarının tek gayesinin Allah’ın rızasını kazanmak olduğunu bilmektedir. Bu uğurda esir düştükleri halde imanlarından bir nebze olsun taviz vermediler. Fetret devri gelip çatınca yok olma korkusu yaşamak yerine devleti yeniden nasıl tesis ederiz diye düşünerek yaptıkları atılımlarla düştükleri yerden kalkmasını bildiler. Artık daha kuvvetli bir Osmanlı vardı. Hacı Bayramı Veli, II. Murad’a İstanbul’un fethini işaret ederken “Sultan II. Mehmed’i ve hizmet için kapıda bekleyen Akşemseddin’i”[3] kastediyordu. Nihayet fetih müyesser olmuştu. Bursa’da ekilen diriliş tohumları cihana yayılmaya, zalimlerin korkusu mazlumların umudu olmaya devam ediyordu.

Hülâsa

Bütün bunlardan yola çıkacak olursak şayet; Bursa’nın bu gününe geldiğimizde şehir hâlâ maneviyatına devam etmektedir. İnsanlar kendi işgüzarlıklarından dolayı bu devirde Allah’ın sevgili kullarının olmayacağını savunuyorlar. Habersiz olmak böyle bir şey olsa gerek.

Tarihi yapıların arasında gezinirken elleriniz taşlara değdiğinde evvelin ruhunu hissedemiyorsanız, asırlık çınarların yanından geçerken yapraklarının rüzgârda çıkardığı sesle irkilmiyorsanız, eğer minârelerden okunan ezanla secdeye kapanmanın heyecanı sizden uzaksa Bursa’yı anlamak oldukça zordur.

Rahmete ermek istiyorsak zahmetin çilesiyle hemhal olmak îcab eder. Zihinde Müslümanca idrakin zuhurâtını tebdil etmek için zamanın zekâtını vermek gerekir ki rûy-i zemin titresin.



[1]Ahmed bin Hanbel, Müsned, IV, 335; Câmi’üs-Sağîr Muhtasarı, Tercüme ve Şerhi, (Hazırlayanlar: İsmail Mutlu, Şaban Döğen, Abdülaziz Hatip) 3. cilt, İstanbul-2008, sayfa 194

 

[2]TOPÇU Nurettin, Taşralı, Dergâh yayınları, 7.baskı, sayfa 257 “Yıldırım’ın Huzurunda”

[3]https://www.islamveihsan.com/ii-murad-ile-haci-bayram-i-velinin-onemli-gorusmesi.html

  KIBRIS MESELESİ’NİN TARİHİ SÜRECİ Osmanlı Dönemi Akdeniz tarih boyunca büyük çekişmelerin merkezi konumundaydı. Yavuz Sultan Selim dön...